18 Mayıs 2009 Pazartesi


Benimki de şans mı şanssızlık mı bilmem. Başka birşey yazmaya kalksam da mümkün olmuyor, zira öyle zengin menülü bir şirket ki bizimki:)
Durum malum, hergün bir atraksiyon yaşanan günlerdeyiz... Uçan kuşlar yakasını zor kurtarıyor desem yeri! Peki bizimkiler ne yapıyor? Tabi ki yine kendilerinden bekleneni. Bir adet yeni müdür aldıkları yetmiyormuş gibi bir de yanına fazladan bir eleman işe aldılar, iyi mi? Hangi yoğun iş nedeniyle bu insanlara ihtiyaç duyulduğunu biz akl-ı evveller anlayamıyoruz haliyle:) Buraya kadarını bile algılayamazken bir de ne görelim?
Efendim bizim kraliyette bir zamanlar akıl uçuracak bir motivasyon yöntemi vardı! Hepimiz yani mühendisi, mimarı, muhasebecisi, sekreteri kralın yine bir cin fikriyle masa temizleme yarışına girmiştik. Bizim kraliyet başkaları gibi, çalışanı, üreteni değil, masasını en temiz tutanı ödüllendirme kararı almıştı zira:)Bütün gün boş oturup, akşam masanı da bomboş bıraktığında, ve bunu sürekli yaptığında ofisin, ayın en temiz ofisi seçiliyordu ve bunun için özel dizayn yıldızlardan biri kapına yapıştırılıyordu. Bu yıldız yapıştırma töreni kral ve kraliçenin bizzat teşrifi ile yapılıyordu üstelik. Bir ara hepimizin tek işi masa ve dolap temizliği olmuştu bu yüzden. Ofisler arasında bayağı bir nifak tohumu ekilmişti hatta:) Efendim aylar süren bu yarışın sonunda kralın mesajında da deklere edildiği gibi en çok yıldızı olan ofise büyük ödül takdim edildi! Muhasebedeki arkadaşlar çoluk çocuk 5 yıldızlı bir otelde 4 gün tatil hakkı kazandılar! İnanılmaz değil mi? Biz de sahiden inanamadık:))) Maaş ödeme sıkıntıları baş gösterdiği sırada bizim komik kral yarışmayı tekrar başlatmaya niyetlendi ama millet artık tatil falan olmayacağını bildiği için oralı olmadı... O günden beri masalar hep dağınık hep dağınık....:))))
Tekrar başa dönersek; bizim yeni elemanlara yeni işyerleri ile ilgili oryantasyon yapılırken bizzat kraliçe tarafından bu yıldızlama hadisesi anlatılıyordu:))) O arada hacizciler tarafından içerden bir iki şey daha kamyona yükleniyor muydu bilemiyorum!

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Tuvalet Kağıdıyla Şirket Kurtarma:)


Efendim, bizim şirket bir kraliyet malum, ama iflas etme noktasında bir kraliyet olarak hayatını idame ettiriyor epeydir:) Biz kendi aramızda loto falan oynuyoruz, bir ay sonra, yok iki ay sonra tamamdır diyerek!
Yakındaki adliyenin minibüsü, bizim servis arabalarından biri oldu epeydir, elemanlar hergün mesailerinin bir kısmını bizim kapının önünde geçiriyorlar... Aramızda platonik bir bağ oluştu artık, gelmedikleri gün birbirimizi özlüyoruz hatta:)))

Bazıları gelmeden haber veriyor, müsaitseniz bizimkiler size hacze gelecekler diye.. Sağolsunlar çok nazik kimseler. Biz de tabi hemen hazırlanıyoruz, bilgisayar, yazıcı, kablo, gazete, kitap bütün sahip olduklarımızı çekmecelere yerleştirip ortalığı temizliyoruz:) Geldiklerinde çok etkileniyorlar kesinlikle... Ama asıl tuhaf olan, biz sevgili hacizci misafirlerimizi kapıdan gönderdiğimizde, kraliçenin yüzüne yansıyan tarifsiz mutluluk:))) İnsanın bu adamlar keşke hergün gelse diyesi geliyor:)))

Kralımızın gelen gidenle pek ilgisi yok, pek huzuruna çıkartmıyor onları, meşgul tabi... Ara sıra konuya damardan giren sorularını duyuyoruz sadece... Mesela bizim emektar amcayı arayıp, şirkete aldığımız tuvalet kağıtlarının kaç yaprak olduğunu falan soruyor! Kraliyeti kurtaracak bir formül üzerinde çalışıyor sanırım!

8 Mayıs 2009 Cuma

Anneler ve diğerleri...

Konu anneler günü dedim ya, yine az önce okuduğum bir haberi paylaşmak istedim (kendi kendime konuşmaktan iyi buraya yazmak!)
http://www.milliyet.com.tr/Guncel/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=1092216&Date=08.05.2009&b=Asumanin%20drami&KategoriID=24&ver=39
Buradaki linkte gazetenin "Asuman'ın Dramı" diye haber yaptığı bir kadın var. Haberin ayrıntısı orada var zaten ama kısaca Mardin'deki düğün katliamının dramlarından biri bu. Kadın, saldırıya uğrayan aileden, ama kocası saldırıyı yapan aileden. Ve şimdi kocasının tarafı göç ederken bir tercih yapmak zorunda kalıyor. Baba evi veya kocasının yanı... Tercihler bunlar olunca baba evini seçmek makul olabilir. Ancak kendi babası henüz 14 aylık olan oğlunu getirmesini istemiyor, işte tercih sorunu bu noktada ortaya çıkıyor kadının...yani haber durumu böyle sunuyor. Ortada bir çocuk olunca, neden bir tercih sorunu olduğunu ise benim aklım almıyor. O diyarlardaki şartlar sahiden bizim bildiğimiz ve hissettiğimiz gibi olmayabilir. Ama bir anne, her ne sebeple olursa olsun nasıl çocuğunu bırakır onu gerçekten anlayamıyorum. Kadın bir de gazetecilere soruyormuş ne yapacağını. Ölüm korkusu yaşadığı muhakkak ama çocuğundan ayrı kalmak ölmekten daha mı iyi yani? Ölmemek için mi baba evinde kalıyor yani? Peki, kan davasına dönüşeceği kesin olan bu olayda kendi tarafındakiler birgün oğlunun peşine düşerlerse ne yapacak, hangi yüzle durduracak onları? Bir de bu kadın 3 aylık hamileymiş! Anneannem hep "kediler köpekler de ana oluyor!" der. Böyle anneleri görünce hayvanlar kadar bile olamadığımızı düşünüyorum ben. Hiç olmazsa hayvanlar yavruları büyüyene kadar onları koruyor.

Anneler Günü Hediyesi...


Gündemimiz anneler gününe kaymaya başladı ya, öncelikle bütün annelerin anneler gününü kutluyorum:) Çiçeklerim bunun için:)
Sonra gelelim beni sinirlendiren tarafına...
Bu memlekette her şeyin bir derneği, bir birliği falan var da "annelik" konusunda faaliyet gösteren birşey yok mu acaba? Özellikle de yaklaşan anneler günü mevzusunda bazılarını şöyle bir sallayacak türden... Tamam biliyoruz anneler, babalar, sevgililer v.s. bilumum günler ticari amaçla kullanılır oldu. Ekonomik kriz var, varsın kullansınlar, üç beş gün hareket olur bari... Ama anneler gününde annelerine hediye alacak çocukların beynini anne=ev işi diyerek zehirlenmenin ne alemi var?
Bugün gazetede kocaman bir reklam bu gerçeği adeta gözüme soktu benim. Sevimli, güler yüzlü bir anne ikonunun önüne her modelden 5 tane elektrik süpürgesi koymuşlar!(bknz.Milliyet gazetesi) Kadın nasıl da mutlu ama. Pazar günü hediyesini alır almaz derhal evde harekata geçecek anlaşılan:) Bunca zaman içinde yaşadıkları pis evlerini temizlemenin mutluluğuna ulaşacak kadınları mı hedef kitle seçmiş bu sersem şirketler bilmem. Günlerdir çamaşır makinaları, tencereler, ütüler uçuşuyor havada. Kimse bu terbiyesizliğe bir laf etmiyor üstelik. Onca kadın derneği var, biri de anneliğin, ev işleriyle ne alakası olduğunu sorgulamıyor! Burada mesaj çocuklara veriliyor gibi ama çocukların bu hediyeleri almaya maddi güçleri yeter mi? Peki parayı kim verecek yani aslında anneye alınacak hediyeyi kim almış olacak? Babalar değil mi? Kadınların aslında ne işe yaradığını gayet iyi bilen onlar haliyle:))) Oldu olacak çocuklar, babalar gününde de babalarına şöyle iyisinden bir hatun hediye etsinler bence...Ne de olsa erkekler de başka işe yaramıyorlar:)

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Sen vermezsen ben de vermem:)


Aklımdayken bir başka hikayeyi de tarihe not düşeyim diyorum!

Yine denizin bittiği dönemlerin yaşandığı bir günden...

Önceki alışverişlerden zaten fazlasıyla borç takılmış bir şirketten sadece onlarda bulunan birşey almak gerekiyor. O sıralarda Kralın bu nahoş işleri yaptırmak için payelendirdiği bir Teknik Oğlanımız var:) Görevi ne pahasına olursa olsun işi bitirmek, tabi ki parasız!

Ve fakat malum şirket malzemeyi vermiyor, illa da önceki borçları ödeyin diyor!
Teknik Oğlan Krala durumu iletiyor. Bizim cin kral sahiden ünvanına yakışır bir fikir üretiyor...

Teknik Oğlan, inatçı şirketi arayıp kralın dediğini iletiyor...
"Bakın eğer o malzemeyi göndermezseniz biz de o borcu ödemeyiz!"

İnanılmaz, ama şirket bu tehditi ciddiye alıp o gün malzemeyi gönderiyor, biz borcu ödüyor muyuz? Tabi ki hayır:)))

Kraliyet Şirketi:)))


Şirket hikayelerimizin adresi bu olsun:) Bu bir kraliyet şirketi olduğu için kralı var, kraliçesi var prensi var, prensesi var...hiç birşey eksik değil yani:) tek eksik para, o kadar kusur kral kızında da bulunur artık:)

Genel Tanıtım: Kralımız ve kraliçemiz karı-koca değil kardeşler. Babaları bunlardan bir çift daha yapmış, ama diğerleri daha geri planda, onların maceraları da az değil ama gözden ıraklar işte:( Bu arada Kraliçemiz yönetime 3. nesli yetiştiriyor elbette...insan bu kadar başarılı ve büyük bir saltanatı emin ellere teslim etmeli tabi ki! Prensin biri ile prenses o cenahtan yani:) Diğer prens ise, bu başarıyı ablanın çocuklarına kaptırmak istemeyen diğer hatun kardeşin atraksiyonu, ikinci atraksiyonunu silahlı kuvvetlere kaptırdı ne yazık ki! Hayırlısı ile bir iki aya kadar aramıza dönecek o da:) Bu genel tanıtım sonrası biz de maceralarımıza dönelim...

Bu ülkede ticari bir iş yapmak isteyen arkadaşlar emin olsunlar ki; ticaret için para gerekmiyor:))) Babanızın tembellik yapmayıp uygun ölçek bir fabrika bırakmış olması lazım ama! Bu ülkede hatır, gönül yoluyla neler yapılabildiğini duysanız şaşkına dönersiniz! Hatta çalışanlarınızın kredi kartlarıyla saltanatınıza devam etme şansınız bile var:)

Yazılası olaylar yıllardır devam ettiği için hepsini kronolojik olarak yazmak zor, ama en taze olanlardan hoş bir seçki yapabiliriz...

Kraliyetin veliahtları çok mühim bir fuar için başka şehirdelerdir... Gelene gidene sunulacak birşeyler lazım, çay, kahve v.s. Oradan şirket yetkisizini arayıp göndermesini talep ederler. Yetkisiz derhal Kraliçeye durumu iletir, ancak üstüne vazife olmayan bir soru eşliğinde:)
Yetkisiz: "Bu çay poşeti o koskoca şehirde satılmıyor mu? Neden kendileri almıyorlar?"
Kraliçe: "ama onlarda para yok!"
Yetkisiz:" iyi de burada da para yok"
Kraliçe: "ama burada kredi kartı olanağımız var!"

İşte bu:)Kraliçe burada elbette ki kendi kredi kartlarından bahsetmemektedir. Kredi kartları banka tarafından kapatıldığı için! Zaten kastı az sonra anlaşılır. Malzemeyi aldırmak için gönderilen elemana "kredi kartı yok mu? onunla alsın, biz sonra öderiz!" der ve konu aydınlığa kavuşur:)))

Kraliçenin, o gün arabasıyla fuara giden kralın arabasına binmeyip, ertesi günün sabahında bindiği uçağın parasını hangi çalışanın kredi kartıyla ödettiği tam olarak öğrenilememiştir:) Belki Türk Hava Yolları da veresiyeye başlamıştır kimbilir:)

5 Mayıs 2009 Salı

Eureka, eureka:)

Daha dün hayıflanıyordum ya; ben hangi telden çalsam diye...
Sonra farkettim ki; benim elimde kimselere kısmet olmayacak bir hazine var! "Bunun üzerine kitap yazılır!" deyip durduğum bir sürü iş yeri hikayesi:))) Ne demek istediğimi, tanık olduklarımı yazdıkça anlatabileceğim sanırım. İçerden trajik, dışardan ise tam bir şenlik:) gerçekten bazı işyerleri insanda tam bir sit-com tadı bırakıyor :)
Elbetteki gerçek isimleriyle ifşa etmem mümkün değil ama isimler dışında yazacağım herşeyin doğruluğuna garanti veririm... Anlattığım kişilere "yok artık bu kadar da olmaz" dedirten öyle çok olay var ki; bunu sadece kendime saklamam haksızlık zaten:)))

Her Telden...


Yolun başındayım.. diye başlayacaktım, sonra bu yola bir türlü de başlayamadım dedim kendi kendime... Atı alan Üsküdar'ı geçmiş bu arada!
Diğer bloglara bakıyorum, herkes kendine bir konu belirlemiş, kimi sanki yemek yapmak için dünyaya gelmiş, her yer yemek tarifleri ve fotoğraflarla dolu...kimi de yapamasam da yiyiyorum deyip yediklerinin fotoğraflarını taşımış sayfasına. Bazıları gezilerini, bazıları okul anılarını, bazıları çocuklarını veya çocuğumsularını anlatmış. Bu noktada bir an korktunuz değil mi? Bütün blogçuların ilgi alanlarına ait bir liste yapacağımı düşündünüz muhtemelen, ben öyle düşündüm de:) Peki ben ne yapsam derdindeyim aslında... Bana konu bırakmamışlar, halbuki ben her konuda uzmanım, bilgimin olmadığı konularda da mutlaka fikir sahibi biriyim üstelik! Şimdilik her telden çalayım diyorum, bakalım hangi notada kalacağım...
Bu arada bu kendi kendime gelin-güvey olma durumu da enteresan açıkçası! Şu anda muhtemelen sadece kardeşlerimin okuma ihtimali olan bir sayfaya saçmalardan seçmeler yazıyorum ya, sanki bütün dünya vatandaşları benim nihayet hayata geçen blogumu okuyacakmış gibi bir heyecan, telaş (hmmm, acaba blogumun ingilizce versiyonunu da mı yazsam, hazır kursa da gidiyorken)...bu kadar olur yani:) Ama tabi belli olmaz sonrası, Özden Örnek de o günlükleri yazarken düşünmemişti muhtemelen, best seller bir eser yazdığını, değil mi:))) Yarın ne olacağı belli olmaz, hele de sahiden düşündüklerimi buraya yazmaya başlarsam... kesin yer yerinden oynar:))) değil mi kızlar?

Hileli fotoğrafın ta kendisi....

Blog hayatımın daha başında büyük bir iftira kampanyasının da ortasında kaldım maalesef... Bu durumdan kurtulmak için elimdeki delilleri sunmam gerektiğine karar verdim. Bakın bakalım duman takviyesi yapılınca sonuç ne oluyormuş? Bütün bunların sebebi ex-kocam aslında. Su buharının fotoğraflara yansımadığını söyleyip kafamı karıştırmıştı benim, boşanmasak kimbilir daha ne yanlış bilgilerle dolduracaktı beni:))) Sonuçta deneyim denen şey çok değerli, illa da kendine ait olması lazım tabi! Elalemin deneyiminden yararlanayım dersen sonu bu oluyor işte:) Bana ders olsun!